Elif ŞAFAK'ın Konuşması

AÇILIŞ OTURUMU
Elif ŞAFAK
 
Yazar Gözüyle Türk Yayın Dünyası
 
Kendi açımdan yazın dünyasını nasıl gözlemlediğimi anlatmak istiyorum. Bana çok sık sorulan sorulardan biridir: Türkiye’de kadın yazar olmak nasıl bir şey? Ben genelde bunun zorluklarının güzelliklerinden daha çok olduğuna inanıyorum. Ama şu da bir gerçek: Türkiye’de yazın dünyamız, yazılı kültürümüz hâlâ ağırlıklı olarak “erkek” egemen bir dünya. Her ne kadar okurların çoğu, özellikle roman okurlarının çoğu kadın olsalar da ve kadınlar bence bu sektörü endüstri boyutunda ayakta tutan temel güç olsalar da yazarlara ve yayımcılara baktığımızda erkeklerin sayıca daha çok olduğunu gözlemliyoruz. Çünkü kadınların sahip oldukları, kuşaktan kuşağa aktardıkları sözlü kültürün de yazılı kültüre aktarılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden mümkün mertebe sözlü kültürle yazılı kültür arasında daha fazla köprü kurmamız gerektiğine inanıyorum. 
 
Ben konuyu üç boyutta ele almaya çalışacağım.
 
Yazarla eleştirmenler açısından
Yazarla yayımcılar açısından
Yazarla okur açısından.
 
Eleştirmenlerle ilişkiler açısından baktığımızda aslında bizim en çok eksikliğini duyduğumuz şey edebiyat eleştirisi kurallarının yeterince palazlanmamış olması. Değerli eleştirmenlerimiz de var ancak çok az sayıda. Edebiyat eleştirmenlerine çok ihtiyacımız var aslında. Bizi yıpratan şeylerden bir tanesi de eleştirilerimizi yaparken fazla yazar odaklı eleştiri yapıyoruz. Biz yazarlarımızı ya çok seviyoruz ya da onlara çok kızıyoruz. Halbuki böyle bir söylemin ne yazara ne de kültür hayatına faydası var. Bir yazarın kişiliği son derece nahoş olabilir. Onunla aynı masada bile bulunmak istemeyebilirsiniz. Ama yazdığı bir yazı, bir roman ya da şairin yazdığı bir şiir sizi can evinizden yakalar. Dolayısıyla kitaba, esere, metne odaklanarak eleştiri yaparsak bunun çok daha esnek, insancıl ve daha yapıcı eleştiriler getireceğine inanıyorum.
 
Yayıncılarla yazarlar açısından baktığımda ben son 10 yılda çok olumlu gelişmeler olduğunu gözlemliyorum. Birçok yazar arkadaşımız çok fazla kitap çıkmasından, kalitenin o kadar önemsenmemesinden şikâyet ediyor ama bence uzun vadede belki niteliği düşük gibi görünen şeyler kendi içinde zaten zamanla elenecektir. Ama onun yanı sıra yayınevi sayısının artması, yayıncı sayısının artması ve yazar sayısının artması ve bunlarla birlikte gelen zenginleşmenin hepimize katkısı olacağına inanıyorum.
 
Bununla beraber biz yazarlar sadece alıngan değil aynı zamanda egoist insanlarız. Bence çok şişkin egolarımız var. Çünkü yaptığımız iş, çok yalnız bir iş. Paylaşmayı bilmiyoruz. Mesela bir sinema yönetmeni ne kadar kibirli olsa bile ekip çalışması yapmayı biliyor veya diyelim bir müzisyen o da kibirli olabilir ama paylaşmayı ve ekip çalışması yapmayı biliyor. Yazarın kibri hiçbir şeye benzemiyor. Çünkü haftalarca, aylarca bazen senelerce kendi dünyamızda bireysel bir üretimde bulunuyoruz. Ekip çalışması yapmayı başkalarını dinlemeyi bilmiyoruz. Çok  “ben” merkezli bir iş yapıyoruz. Tam da bu yüzden editörlere çok ihtiyacımız var. Editörlüğün çok önemli bir kurum olduğunu düşünüyorum. İyi bir editör yazar için çok iyi bir şanstır. Ben kendimi bu konuda şanslı hissediyorum. Hem Metis yayınevinde hem Doğan yayınevinde çok iyi editörlerle çalıştım. Hâlâ da çalışıyorum. Ama kurum olarak baktığımızda editörlük kurumunun yeterince önemsenmediğini görüyorum. Olaya şöyle bakılıyor: Yazar zaten Türkçe’yi biliyor, editöre ne gerek var. Oysa biz yazarlar olayın o kadar içinde oluyoruz ki dışarıdan bakamıyoruz. Bize kusurlarımızı gösterecek, olaya dışarıdan bakan bir göze ihtiyacımız var. Hem olayın içinde hem dışında olabilecek ve bizi yönlendirecek editörlere ihtiyacımız var. Amerika’dan bir örnek vermek istiyorum. Oradaki yayınevimde iki editörle çalışıyorum. Bunlardan bir tanesi sadece “dil”e bakıyor. Bir diğeri de teknik meselelere bakıyor. Yani romandaki teknik hatalara bakıyor. Bir örneği paylaşmak istiyorum. “Aşk” kitabımda Boston’da geçen bir otel ismi var. “Onyx Hotel” diye. Karakterlerden bir tanesi o otelde kalacak. O yüzden otelden bahsetmem lazım. Ben otelle ilgili gerekli araştırmayı yapmıştım. Romanı editöre yolladığımda teknik editörden bir mesaj geldi. Diyor ki: “Roman önümüzdeki sene Eylül ayında bitecek. Bu otelin o tarihlerde dekorasyonu değişecekmiş. Siz kitapta otel odalarında pembe ve gri tonların kullanıldığını yazmışsınız bu doğru ama birkaç ay içinde bej ve kahve tonlara geçilecek. O yüzden lütfen bu ayrıntıyı düzeltelim.” Bu kadar didik didik eden editoryal bir çalışma var.  Bu sadece yazarlarla değil akademisyenlerle de böyle çalışılıyor. Yani siz çok ünlü bir profesör olsanız da yine çok ciddi bir editörle çalışıyorsunuz. Bu bizim eksikliğini çok duyduğumuz ve bence biz yazarların da çok takdir etmediği bir başka boyut.
 
İkinci mesele: Kitapların üzerinde biz yazarların ismi yazıyor ama arkasında o kadar çok insanın emeği var. Özellikle çevirmenlerin çok emeği var. Çevirmenlerin emeklerinin karşılığını alamadıklarını düşünüyorum. Bu da birçok şeye yansıyor. En başta da emeklerini ayırdıkları zamanı kısıtlıyor. Birçok çevirmen başka bir iş yapmak zorunda kalıyor ve akşam eve gittiklerinde çeviri yapıyorlar ve bu da kendi üretim seviyelerinde düşüş yaratıyor. Bu da editörlere bağlı… Çevirmen iyi bir editörlerle çalışılıyorsa yaptığı çevirinin de kalitesi artacaktır.
 
Bir diğer sorun da korsan: Korsan bizim için önemli bir sorun ama biz korsanı yeterince önemsemiyoruz. Dilde önemsemiyoruz sanki… Çünkü “korsan” kelimesinde bile sevimlilik var aslında. Belki bunun adının değiştirilip “hırsızlık” konulması gerekiyor. Kayıt dışı yayıncılık sadece yazarın cebinden, emeğinden çalınan, alınan bir hırsızlık değil. Bir de görünmeyen bir boyutu var. Yayınevinde çalışan çevirmeninden editörüne, matbaa işçisinden, dağıtıcısına kadar herkesin cebinden çalınan bir para… Bu konu üzerinde daha çok durulması bizim en büyük talebimizden biri.
 
Yine Batıyla kıyaslayarak iki küçük nokta üzerinde durmak istiyorum.
 
Bunlardan bir tanesi benim orada çok sık rastladığım kitap kulüpleri… Kitap kulüplerinin aşağıdan gelen bir etkiyle yayın dünyasını canlandırdığına tanık oldum. Bunların bir kısım ev kadınlarının kurduğu kulüpler. Örgü ve kitap kulüpleri mesela… Sivil toplumdan gelen, toplumun içinden gelen özellikle kadınların kurduğu ve yaşattığı kitap kulüplerinin ve yine kütüphaneciler tarafından desteklenen kitap kulüplerinin yayın dünyasına bambaşka bir canlılık getireceğine inanıyorum.
 
Bir başka aksaklık özellikle görme özürlülerle ilgili yapılan çalışmaların çok az olması. Özellikle bu konuda biz yazarlar da bir şey yapmıyoruz. TÜYAP’a gelen batılı yazarlardan biri bir şey anlatmıştı. Kendisi 7-8 sene boyunca görme sorunu yaşamış ve “odyo kitaplar” dinleyerek kendimi ilerlettim ve beni yazarlığa yönelten de aslında bu oldu diyor. Olaya böyle baktığımızda Türkiye’de görme özürlü bir okurun ulaşabilecek kaynağı ne kadar? Bizlerin daha çok şey yapması gerektiğine inanıyorum.
 
Son olarak üçüncü boyut olarak yazarla okur açısından bahsetmek istiyorum. Benim için belki de en önemli kısımlardan bir tanesi. Ben Türkiye’de çok iyi bir edebiyat okuru olduğuna inanıyorum. Özellikle şikâyet ederiz. Tabii ki gönül ister ki daha fazla insan daha fazla kitap okusun. Ama bunun yanında mevcut edebiyat okurunun da hakkını yememek lazım. Edebiyat okurlarının belirli bir kesimini kadınlar oluşturuyor. Her kesimden, her kılık kıyafetten, her kültürden kadınlar çok duygusal bir roman okuru. Yurtdışında mesela, Amerika’ya baktığımda çok fazla kitap basılıyor ve bunlar çok çabuk buharlaşıyor. Ama Türkiye’de durum böyle değil. Türkiye’de okur bir kitabı sevdiği zaman hayata buyur ediyor. Alıp yengesine, anneannesine okutuyor, Almanya’da yaşayan kuzenine gönderiyor. Bunlara sürekli tanık olduğum için bizim enerjimizin, ilhamımızın, moralimizin çok önemli bir kısmı okurdan geliyor. O yüzden okurun hakkını yememek gerekiyor.
 
Toparlamak gerekirse bence kültür, bir birikim, bir bütün, mekânda ve zamanda bir bütün… Mekânda bütünlükten kastım bir alanda bir zenginlik, bir başka alanı da zenginleştiriyor. Bir yazarın çok fazla satması başka bir yazarın da uzun vadede çok satmasına katkıda bulunuyor veya bilmediğin bir alanda yeni açılımların doğması hiç farkına varmadığımız bağlantılarla bir başka alanı tetikliyor. Her şey birbiriyle bağlantılı ve bir bütün…
 
Kültürün zamanda bir bütün olduğunu düşünüyorum. Bundan da şunu kastediyorum: Ben Türkiye’de bir kadın olarak yaşayabiliyorsam, yazabiliyorsam bunu benden önce yaşamış, özellikle kadın yazarların varlığına borçlu olduğumu düşünüyorum. O yüzden bence bir vefa duygumuzun da olması gerekir. Ta Osmanlı son döneminden bugüne kadar mümkün olduğunca farklı dönemlerde yaşamış yazarların eserlerini takip etmek, zikretmek ve birbirimize hatırlatmakla da yükümlü olduğumuzu düşünüyorum.
 
Çok teşekkür ediyorum.