Doğan HIZLAN' Konuşması

AÇILIŞ OTURUMU
Doğan HIZLAN
 
Türkiye’de Yayın ve Yazın Hayatı
 
Yayıncılığın yayın ve yazın diye bir arada anılması isabetli bir karar olmuştur. Gerçekten de ikisi arasında çok önemli ilişkiler ve çok önemli duyarlı bağlar vardır. Çünkü yayıncılık sadece bir ticaret alanı değildir. Yazar gibi egosu olan, çabuk kırılan bir kişiyle karşılıklıdır. Başka alanlarda ticaretinizi yaparken çok güzel biçimde pazarlık yaparsınız, tartışırsınız. Ama bir yazarla bunu yapmanız mümkün değildir. Böyle de olması gerekir. Çünkü gerçekten de yayıncılığın ticari yanından önce gelen bölümü ve asıl unsuru yazarlıktır. Eğer yazarlar, çevirmenler olmasa yayıncılık diye bir dünya nasıl var olacak ve ne iş yapacak?
 
Dikkat ederseniz bizim yayıncılığımızın ilk dönemlerinde yayıncıların çoğu da yazardır. Orhan Veli  “Bir şairin kadir kıymetini bir şair bilir” der. Gerçekten de yazar yayıncılar, zamanında çok daha başarılı olmuşlardır. Örnek verecek olursam; Yaşar Nabi Nayır, Erdal Öz,  Mehmet Fuat; yeni kuşaklardan Enis Batur, Tarık Dursun K., Ülkü Tamer bunların hepsi yazardır, şairdir ve yayımcıdır.
 
Yazar yayımcı olmanın bir takım üstünlükleri de vardır, zorlukları da vardır. Eğer bir yazar, sadece kendi edebiyat beğenisinin doğrultusunda kitap yayımlamayı sürdürürse o zaman yayınevi tekdüze bir yayınevi olur ve genişleyemez, gelişemez. Ama bir açıdan da kendi zevkini yansıttığı kitaplarla o zevkinde bir yükseliş çizgisi sağlar. Ben de yazar, yayınevi yönetmenliği yaptım. Altın Kitaplarda,  Semavi Yayınlarında,  Hürriyet Yayınlarında da… Bir yazar yayıncının iki şeyi daima gözetmesi lazım. Bu benim kendi beğenimdir, kendi edebiyat anlayışımın kendi dünya görüşümün içinde yer alan yapıtlardır, eserlerdir. Bunları yayımlamam gerekir. Çünkü ben niye yayımcıyımdır? Bunun dışında bu kitap benim edebiyat anlayışıma aykırıdır. Bu benim edebiyat anlayışıma, dünya görüşüme aykırıdır. Ama kendi alanında dorukta sayılabilecek niteliklere sahip kitaptır. Yayımcı bu iki dengeyi gözetmelidir. Aslında birçok iyi yayımcı da bunu gözetmiştir.
 
Yazın ve yayın derken şu özellikler var: Aslında yayıncılık, bir ölçüde hem olağan bir çalışmadır hem de bir tahmindir, hatta biraz abartarak söylersem kehanettir. Çünkü her yayımcının amacı bastığı nitelikli iyi kitabının satılmasıdır ki bu da o yayımcının başarısını gösterir. Ama hiç kuşkusuz yazar ve yayın bir arada giderken bu tahminleri aşan, bu durumu değiştiren birçok özellikler vardır. Yayın dünyasında yabancı yayınlar arasında enteresan bir kitap vardı. “Martı” diye yayımlandı. Richard Bach‘ ın kitabı. Büyük yayınevlerinin hepsi onu reddetti ama küçük bir yayınevi deneme olarak bastı ve kitap bütün dünyayı sarstı. Bu bilinmeyen, görünmeyen ve yahut yayımcının tahmin edemediği bir şey olsa gerek.
 
Tabii Türkiye’de yazar yayın dönemi şu açıdan önemlidir. Ben Altın Kitaplara geldiğimde “Türk Yazarları” dizisi başlatmıştım. Benim yazar dostlarım olduğu için onları davet ettim ve onlar da yayınevine geldiler ve kitaplarını verdiler. Ama bütün bunların içinde onlara özgü diyaloğu bildiğim için ben de oradan geldiğim için yayınevi bu kitapları yayımlamakta başarılı oldu. Aynı biçimde çevirmenler için de söz konusu… Şimdi yazın ve yayına baktığımızda, Türkiye’de yine bu ince ilişkilerin yürütülmesi gerekir. Ben yayımcı arkadaşlara onu söylüyorum. Her zaman da söylediğim bir şey var. Her çok satan kitap, çok satıyor diye eleştirilmemelidir. Her az satan kitap da çok şaheser olduğu için kimse anlamıyor denilemez. Bu dengeyi yayımcıların bence göz önünde bulundurması lazım.
 
Yayımcıların duyarlı olduğu bir konuyu da söyleyeyim. Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre kitabını bastırmak için bir yayınevine gidiyor. Yayınevi sahibi arkadaşımızın içeride bir misafiri olduğu için hocayı 10 dakikalığına sekreterinin yayında ağırlamak istiyor. Baki Hoca böyle şeyi istemez. Hemen bana Altın Kitaplar’a geliyor. “Bunu hemen basın” diyerek bırakıyor. Tabii hemen bir haftada kitabı çıkarıyoruz. İşte bu yayımcı yazar münasebetlerinin bir yönü.
 
Dergi çıkartırken “Yeni Edebiyat Dergisi” alıngan şairlerden biri olan Cemal Süreyya bir gün dergiye geldi. O zaman dergide “Şiirin Alfabesi” diye bir yazı yazıyor. Benim de yanımda bir misafirim olduğu için Cemal Süreyya ile ilgilenemedim. Daha sonra “nerede Cemal Süreyya” dediğimde gitti dediler. Anladım ki Cemal o olayın hüznüne kapılmıştır. Kendisi evini yeni taşımış, iz sürerek yeni taşındığı evine gittim. Kendisi benim çok eski arkadaşım. Cemal’e  “yazını bende unutmuşsun onun için geldim” dedim. O da “Aa unutmuşum hakikaten” diyerek karşılık verdi ve Cemal’le yeniden bir ahbaplığımız başladı. İşte gerçekten ben yayıncıların bu inceliği göstermesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü yazarlar buna layıktır.
 
Yazar-yazın ilişkisine gelince her şey değişiyor, her şey büyüyor. Belki Türk yayıncılığı henüz bir endüstri, bir sanayi kimliği kazanamadı. Çünkü bunların büyük boyutları var. Ama onlara bu boyutları kazandıracak yazarlar da var. Tersten söyleyecek olursam çok satan yazarlar yayımcının bir kurum, bir sanayi kuruluşu gibi davranmasını sağlıyor. Mesela; onlardan biri şu an aramızda bulunan Elif Şafak. Elif Şafak’ın kitapları için bir yayınevi faaliyet göstermek zorundadır. Çünkü sonuçta bu ticari bir şey aynı zamanda… Ama bir ivmeyi kazandıran bazen yayınevi oluyor, bazen de yazar oluyor. Bu endüstriyel münasebetin dengeli gitmesiyle yayıncılığın gelişeceğini umuyorum. Çünkü hep şu vardır: “Efendim yayın şöyle olmalı, yazın şöyle olmalı”. İşte televizyon diye bir şey var. Şimdi televizyona çıkalım mı? Çıkmayalım mı? Böyle bir soru beni korkutuyor, ürkütüyor.
 
1935 yılında Nazım Hikmet, “kitabı bir meta gibi satmak için çalışmalıyız” diyordu. 74 yıl evvel bir şairin bulduğu bir gerçek üzerine şimdi aslında hangi medya unsuru varsa onu kullanmak gerekiyor. Çünkü medya unsurları bir yazarın daha çok satmasını ve büyük kitlelere ulaşmasını sağlar.
 
Eskiden insanlar evlerine gittiklerinde kitaba gömülürlerdi. Günümüzde 100 kanallı televizyonlar var. Yayımcılar reklam giderleri için şikâyet ederlerdi. Ama ben buna katılmıyorum. Eğer bir bütçe yapacaklarsa bunun içine mutlaka reklam giderlerini koymak zorundadırlar. Öbür türlü kitabı çıkarıp ortada bırakırsanız bu kitaba kim sahip çıkacak? Onun için yayınevinin kitabı satmak için büyük çaba göstermesi gerekir. Yazar da onu motive ediyorsa o zaman gerçekten yayıncılığın kurtuluşu gerçekleşir. Hep biz şunu söylemeliyiz: İnsanlara kitabı daha kolay ulaştırmak için yazarın da ortada gözükmesi gerekmektedir.
 
 Evet… Yayın ve yazın bence budur. İkisinin münasebeti çok duyarlı bir denge kurulmasını gerekli kılmaktadır. Diliyorum bu hassas terazi iyi kurulsun. Böylece Türk yayıncılığı ve Türk edebiyatı farklılaşsın.